S Enerji’nin kurucusu Mustafa Öztaş,  üniversite yıllarında ortaya çıkan  girişimci ruhunu kendi  araştırmalarıyla  yönlendirerek  mezuniyet sonrası   iş hayatına atılmış.  Üniversiteyi okuduğu yıllarda müteahhitlik  yapan komşusunun yaşam tarzından etkilenerek tercihini  bu meslekten yana kullanan Öztaş, O yılları  iki mühendis arkadaşımla birlikte  “herkes yapıyor, biz de yaparız” düşüncesiyle yola çıkarak bir şirket kurduk. İşin içine girince hiç kolay olmadığını fark ettiğimizde de yılmadan yolumuza devam ettik.  TEDAŞ’ın açmış olduğu kendi bütçemiz dahilindeki  ihalelere katıldık. Aldığımız küçük  işleri   bitirerek, yeni ihalelere katıldık.  Muğla  Köyceğiz’de  işler aldık. Enerji nakil hatları yaptık.” sözleriyle  müteahhitlik  sektörünü girişini anlatıyor. Bugün  iş dünyasında önemli bir yere sahip olan Öztaş  ile enerjiyi ve  nükleer santralı  konuştuk.

Sizce her dönemde  meslek olarak çok tercih edilen  müteahhitlik  düşünüldüğü gibi  kolay bir meslek mi?  Bize neler söylemek istersiniz?

Her işin kendi içinde zorlukları olduğu gibi  müteahhitlikte düşünüldüğü gibi   kolay bir meslek  değil.  Ancak   kamuya müteahhitlik   yapmak daha da zor. Tek bir meslekle olacak bir şey değil. Bir alanda uzmanlaşmış olmak yetmiyor.  Ticaret yapıyorsanız, az da olsa; muhasebe, finans, hukuk bilecek, insan ilişkilerinde başarılı olacaksınız. Ancak  müteahhitseniz; daha derin bir bilgiye sahip olmalısınız. Olmalısınız ki  meslekte ayakta durabilesiniz.

Diğer taraftan, ne kadar tedbir alınsa da  zaman  zaman  karşı karşıya gelinen  üzücü  iş kazaları  can acıtıyor. Çünkü  çoğu zaman aldığınız önlemler ve çalışanın işi iyi bilmesi yetmiyor. Bir şekilde tedbirsizlikten dolayı   ölüme bile varacak şekilde iş kazaları da olabiliyor. Bu üzücü olaylar elbette derin  izler bırakıyor.

Bir önemli konu da; SGK ve vergi borcu. Kamuyla iş yapıldığı   için ihaleye girebilmeniz için  vergi ve SGK borcunun olmaması lazım.   Ancak   ödenmesi gereken sadece SGK ve vergi borcu değil ki! Yapılan  iş    çok geniş alanı  kapsadığı  için ödenmesi gereken  yüzlerce gider kalemi var. İşte bu noktada   hak edişlerin  zamanında verilememesi ciddi bir ekonomik dar boğazı  ortaya çıkartırken, sorunun başlangıcı oluşturuyor. Bu tablo sonucunda  hem müteahhit hem de kademeli olarak tüm çözüm ortakları maddi manevi sıkıntıya düşüyor.

Uzun bir süre müteahhitlik yaptıktan sonra iş kolunuzda yeniliklere yer verdiniz? Bu değişiklikler nelerdi, şu an  iş alanınız neleri kapsıyor?

Şu anda altyapı anlamında ihalelere katılıyoruz. Eğer ihale bizde kalırsa onu da biz yapmıyor, taşeronlara veriyoruz. Sistemi aslında bu hale getirdik. Biz sadece iş almayla ilgili gerekli belgeleri, ortak girişimse; gerekli firmaları buluyor, teminatlarını yatırıyor, ne kadar kazanacağımızı ön görüyoruz. Ocak varsa; ocağın fiyatı, taş varsa; taşın fiyatı ya da  asfaltın fiyatı onları araştırıyor, teklif veriyoruz. Tabi bu teklif vermeyle de kalmıyor. Kamu İhale Kurumuna başvuruluyor,  idare mahkemesine gidiyoruz. Sonuçlanması nereden baksanız 9-10 ayı buluyor. Bu süreçte diğer ihaleleri takip ediyoruz. Onları da alırsak, biraz fiyatlarını düşürerek taşeronlara veriyoruz.

Enerji sektöründe de  başarılı çalışmalarınızdan bahsediliyor.  Neler yapıyorsunuz?

2014 yılında hükümetin “Yenilenebilir Enerji” diye uygulamaya koyulan   alanlar ortaya çıkınca bizde  çalışmaların  en büyüğü (HES) hidroelektrik santralleri  ile ilgili   epey bir araştırma yaptık.  Sık sık kanun nasıl olacak, nasıl çıkacak diye kurullara ziyaretler yaptık. O  yıllarda  Devlet Su İşleri ile  (EPDK) Enerji Piyasası Düzenleme Kurulu   birlikte  koordineli olarak çalışıyorlardı. Türkiye de suyun bol olduğu  suyun aktığı çeşitli  yerlere,  tribünler konularak suyun  enerjiye çevrilmesi sağlanıyor. Bunun için  3 klasör fizibilite yapıyoruz.   DSİ, Türkiye’nin her bölgesinden iline, doğusundan güneyine, batısından kuzeyine günlük yağış miktarını hesaplar, bunu da yayınlar. Mesela diyelim ki 1950 yılının Mart ayının 4’ünde Muğla’da ne kadar yağış varmış, bunun kitabı vardır ve burada yazar. Metrekareye ne kadar miktar yağış düşmüş bunun hesabını yapar. Bu da  önemli  yol gösterici oluyor. Mesela geçen sene Nisan ayında Ankara’ya çok yağmur yağması önemli değil, sürekli yağması lazım, geçmiş 50 yılda ne kadar yağmış bu önemli. Mesela yaz ayında yağmur yağar mı? Yağar ama 1 – 2 gün yağar. Ona güvenip çıkarsanız zarar edersiniz. O dönem bu projelerle ilgili epey bir çalışma yaparak  18-19 projeyle uğraştık. Şu anda 3-4 tanesi   belirlenen bölgelere     elektrik veriyor. Biri Giresun’da, biri Sivas’ta biri de  Tunceli-Elazığ arasında. Bu 3 projeyi ayağa kaldırarak, inşaat aşamasındayken başka firmalara sattık .

HES’ler   çevreye  doğaya zarar verirken  gelecek adına  olumsuz düşünceler  oluşturmakta. Sizin görüşleriniz nelerdir?

Ben dünyanın görülmesi gereken çoğu yerini gezerek  bu işler nasıl yapılıyor diye   araştırdım.  Gördüm ki gelişmiş ülkelerin neredeyse tamamında nükleer santral var, bir kere konuyu öyle çözmüşler. Bu işin en kalıcı ve pratik yolu nükleerdedir. Çünkü HES projelerinde,   doğa bozuluyor. Neden bozuluyor? Çünkü suyun akışını değiştiriyorsunuz, suyun yapısını bozuyorsunuz, doğayla oynuyorsunuz. Ve ne oluyor? Sadece “sudan elektrik üreteceğim” diye aynı yere 8-9 tane proje yapıyorsunuz ve yaparken de çoğalsın diye o suyun yönünü kanallarla değiştiriyorsunuz.

O sular hedeflendiği biçimde mi  akışını sağlıyor, nereye gidiyor o sular?

O suyun nereye gittiğini, yani belki buradan çıkıyor ama başka bir köyü besliyor. Sen suyun yerini değiştirdiğin zaman orası susuz kalıyor. Oraya su gitmiyor.  Tek başına elektrik üretiyorsun ama doğayı da bozuyorsun.   Bu bir gerçek. Rüzgâr Enerji Santralı (RES) çalışmalarında bir sorun yok. Çünkü RES direkt rüzgâr enerjisi. Rüzgâr estikçe o kanatlar dönüyor, oradan da elektrik üretiliyor.  Güneş Enerji Santralı (GES) çalışmalarında da bir sorun yok. GES’te de zaten tarlalara güneş panellerini yerleştiriyorsunuz, güneş oldukça oradan enerji üretiyor. Onun da bir zararı yok.

Peki, sizce enerji nasıl sağlanmalı?

Türkiye’de kullanılan elektrik dahil, nerede üretilirse üretilsin, bir sistem var.  Elektriği oraya iletir, sisteme verirsiniz  sistem bunu döndürür. Bu elektrik belki Sivas’taki bir barajdan, belki  Keban’dan, belki  Çanakkale’den  beklide  başka bir   yerden geliyordur. Çünkü elektriği her üreten bunu sisteme verir. Türkiye’deki enerjinin yaklaşık  %34’ü doğal gazdan çevrilerek  santral olarak kurulmuş. %31’i Kömürden, %24’ü Hidrolik enerjiden %6’sı Rüzgar olmak üzere üretim yapıyoruz ülke olarak. Doğal gazı ithal alıyoruz, Rusya’dan geliyor. Enerjimizin %40’ı ithal aslında.   Doğalgazı ve İthal kömür alıp alıyor  enerjiye döndürüyorsun ve sisteme veriyorsun.

Bu nedenle de   HES’ler ve GES’ler artırılarak  enerji sağlanmaya çalışılıyor. Ama bu ne kadar yapılsa da yaklaşık % 30’lardae kalıyor. Bir an Rusya ve İran’ın  doğalgazı kestiğini düşünelim; Türkiye elektriksiz kalır. Kışa rastlarsa   ısınma sorunu  yaşanır. Diğer yandan enerji sağlanmasını artırmak için  Türkiye  gündeminde   nükleer enerji projesi var. Ancak nükleer enerjiyi üretecek  teknolojiye sahip değiliz.

Ama nükleer enerjinin faydasının yanı sıra herhangi bir sızıntı halinde önlenemeyecek    olumsuz sonuçlar yaşandığını da  biliyoruz…

Doğru haklısınız. Evet her teknoloji bir şeyleri götürüyor ama  kattıklarını  da  yok sayamazsınız. Her yapılan işin mutlaka faydasının yanı sıra zarar   veren olumsuzlukları da olur. Çevreyi  kirletmesine rağmen ulaşım sağladığı için araç kullanılması gibi.  Nükleer enerji de böyle. Mutlaka zararı olacaktır. Ama   enerjiye ihtiyaç  olduğuna göre  bunu kabullenmek önemlidir. 31 ülkede toplam 444 nükleer reaktör işletmede bulunmaktadır. Aralarında daha önce nükleer güç santrali bulunmayan Birleşik Arap Emirliği’nin de bulunduğu 16 ülkede ise hali hazırda toplam 64 santralin inşası devam etmektedir. 2023 yılına kadar 164 yeni nükleer reaktör yapılması planlanmıştır.

99 santralle dünyanın en fazla nükleer santraline sahip bulunan ABD, elektrik üretiminin % 20’sini nükleer enerjiden elde etmektedir. 58 nükleer reaktörün üretimde olduğu Fransa ise % 77’sini, 35 nükleer reaktörün üretime devam ettiği 8 reaktörün ise inşa halinde bulunduğu Rusya elektrik üretiminin % 19’unu,  3 reaktörün inşaat aşamasında 25 reaktörün ise işletmede olduğu Güney Kore % 30’unu nükleer santrallerden elde etmektedir. 33 nükleer reaktöre sahip Çin ise ileri ki yıllarda gerçekleşecek elektrik enerji talebini karşılamak için 22 nükleer reaktörün inşasına başlamıştır.

Türkiye  enerji üretimini  nasıl sağlamakta?

Ülkemizde  %40 ithal enerji var. HES’ler, RES’ler   yeterli enerji üretemiyorlar.   Çok ciddi enerji üretecek bölgelerimiz yok. Nükleeri mecburen yapacaksın.  Dünya da bunu bu şekilde yapmış. Amerika’ya gitseniz nükleer enerjidir, Çin’de de öyle, Fransa’da da öyle. Çünkü onların Türkiye gibi su kaynakları da olmadığı için, zaten 30-40 sene önceden başlamışlar. Mesela Rusya’da, onların doğalgazı da var, doğalgazdan çevrimli enerjileri de var, nükleer santralleri de var. Elbette  çok masraflı  olup  büyük yatırım ve  ciddi bir teknoloji gerektiriyor. Türkiye’nin böyle bir teknolojisi yok.  Oysaki   elektriğe çok fazla ihtiyaç var  ve  elektrik gittiği zaman hayat duruyor.

HES mi RES mi?

RES daha uygulanabilir. Neden? Çünkü direkt rüzgar olduğu için bir yağış beklemeye gerek yok. Yazı kışı da yok. Bir rüzgar alan bölge varsa orada sürekli rüzgar vardır. Sürekli enerji üretirsin, hiçbir zararın da olmaz. Sadece direği dikersin, o da sadece görüntü kirliliği olur. Şimdi onu da rüzgar gülü gibi yapıyorlar.   RES daha olumlu yani, doğaya hiçbir zarar yok, rüzgar zaten esiyor.

İleriye dönük hedefleriniz nelerdir?

Yeni bir sektöre giriyoruz şu an, mermer sektörüne. Muğla Milas’ta bir arkadaşımıza ait bir ocaktan üretim yaparak  Amerika’ya, Katara’a, Dubai’ye ve Azerbaycana’a satacağız.  Hep söylüyorum Türkiye gibi bir yer Avrupa’da olsa Avrupa’nın en büyük ülkesi olurdu.

Türkiye’nin ekonomisini nasıl görüyorsunuz?

İyi görmüyorum. Türkiye şu anda aldığı yaptığı her şeyde borçlanıyor.  Dolar ya da Euro olarak borçlanıyor bir de. Bilindiği gibi dolar euro artıyor. Türkiye’de böyle bir sıkıntı var. Arabayı ithal alıyor, telefonu ithal alıyor. Türkiye’nin ciddi anlamda bir üretimi yok. Şöyle bir şey var, Türkiye’de para kazanan kesim haddinden fazla kazanıyor, kazanmayan da hiç kazanamıyor. Arada çok büyük bir çıta var. Artık orta sınıf yok. Orta diye tabir edilen biziz.