Makaleler

TIP ETİĞİ AÇISINDAN GÖÇ VE SAĞLIK

Dünyanın farklı coğrafyalarında, geçmişten günümüze farklı nedenlerle toplu göç ve mültecilik her zaman varolmuştur. Günümüzde hemen sınır ötesinde yaşanan savaş nedeniyle ülkemiz büyük bir kitlesel göçten etkilenmiştir. Bu durum ekonomik, insani ve kültürel açılardan birçok değer sorunu yaratmıştır. Tıp Doktoru ve Kamu Yönetimi Uzmanı kimliğimle konuyu tıp etiği açısından göç ve sağlık özelinde ele almak istiyorum. Ülkemizde Polio çocuk felci gibi bazı önemli hastalıkları yok etmişken yeniden patlayan vakalar, kötü yaşam koşullarından tetiklenen bazı hastalıklar, kayıtlı ve kaçak göçmenlerin kültürel, dilsel farklılıkları, mültecilerin sağlık problemlerinin çözümünü güçleştirmektedir. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin bu insanlık dramına duyarsızlığı, insan ticaretinin artması, çocukların hemen çözüm bekleyen eğitim hakkı gibi sorunlarla ülkemiz kendi olanakları ile acil çözümler üretmek zorunda kalarak yüzleşmiştir.

Göç, insanlık tarihinde önemli konulardan biridir. Göç tanımlamaları coğrafya ve kültürel bağlamda uzaklık kavramlarını, göç nedenini ve yeni yerleşilen bölgedeki geçirilen zaman süresi gibi kavramları içerir. Toplumbilim açısından göç eden kimse, toplumdaki yeni koşullara uyum sağlarken, yaşadığı topluluğu değiştirmektedir. Geride bırakılanların hatırası ve izleriyle gelinen yere ve “ yerlilere” uyum çabası ve tabii yerlilerin gelenlere kem bakışıyla, dolayısıyla “yabancı”ların karşılaşmasıyla göç, temel insani ve toplumsal sorgulamaları beraberinde getiriyor. Göç etmek, insanların, ailelerin, toplulukların biyografileri açısından çok sarsıcı bir deneyimdir. Eski dönemlerden beri varolan göç olgusu günümüzde, menzilini olağanüstü artırmış, hızlanmış ve kitleselleşmiştir. “Göç, kapitalizmin “dinamizminin” ve o dinamizmin yol açtığı eşitsiz gelişmenin önemli bir sonucudur.

Türkiye’de son dönemde komşu ülkedeki savaş nedeniyle yaşanan sınır ötesinden dev göç dalgası dışında daha az sayıda olmakla birlikte, her dönemde köylerden kentlere doğru bir hareketlilik yaşanmıştır. Sosyal sistemin bozulan dengelerini tekrar sağlamak için ortaya çıkan bir mekanizma olarak görülebilen göç olgusu, geniş kitleleri kapsamaya başladığında her zaman yeni sorunlar ortaya çıkmıştır. Genel olarak ekonomik, toplumsal- kültürel ve siyasal sonuçlar olarak değerlendirilen göç olgusunda olumlu ve olumsuz nitelikte olanları bir aradadır. Ancak ülkemizde son dönem ani ve aşırı dış göçlerden etkilenen kentlerde, kentleşme ile ilgili her konunun (eğitim, sağlık, çalışma ilişkileri..) sorun olarak ortaya konuluşundan anlaşılacağı üzere “olumsuz” nitelikteki sonuçlar ağırlıkta gözükmektedir.

İnsanlar hem “toplumsal” hem “kültürel” yaratıklardır. Göç olgusunun, yeni gelenlerle kent topluluğu arasındaki kültürel farklılık nedeni ile kentte uyumsuzluğa ve örgütsüzlüğe yol açacağı varsayılır. Göç “kök”leri koparır, toplumsal örgütsüzlüğe, toplumsal düzenin alt-üst olmasına, uyumsuzluğa, acı ve ıstıraba, hatta “günahkarlığa” yol açar; “geleneksel sınırları” ortadan kaldırır. Bu çerçevede göçmenler kentle bütünleşememiş, marjinal bir kesim oluştururlar. Bunlar kentteki yaşamlarını “kentlileşemeyen köylüler” veya “sahte kentliler” olarak sürdürürler. Kentteki değişiklikleri benimsemeyen, kırsal yaşam tezini sürdürmeye çalışan, kırsal inanç ve değerlerini koruyan yeni yaşama direnen, baş kaldıran bir grup oluştururlar. Göçle birlikte toplumsal ilişkiler de değişir. Göçmenler daha önce hiç bilmedikleri bireylerle yeni ilişkilere girmek zorunda kalırlar ve eski ilişkilerin önemi ve içeriği de değişime uğrar. Göç kökleri kopardığı için göçmenler, yerleşik olanlardan daha güvencesiz olduklarını düşünürler. Bu duygu onları daha fazla çalışmaya ve birlikte davranmaya iter. İş olanağı bulamayınca marjinal öfkeli ve birlikte göçtüğü topluluğa bağlı bir kitleye dönüşür. Çok sayıda insanın can kaygısıyla, aniden ve kitlesel göç etmesinin yarattığı baskıyla karşılaşan kentlerimizde, gecekondulaşma, istihdam, altyapı, sağlık ve eğitim alanlarında kendi sorunlarını çözmek için yeterli kaynakları sağlayamamışken, büyük göç dalgası tüm sorunları katmerlendirmiştir.

Göçün olumsuz etkileri bazı yaşamsal alanlarda vahim sonuçlar doğurmuştur. Ekonomik ve toplumsal yapının

doğal sonucu olarak ortaya çıkan köyden kente göç yanında, Güneydoğu’daki sınırımızdan milyonlarca insan savaş nedeniyle ülkemize göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu ortamın yarattığı “hızlandırılmış” göç kent merkezlerine yeni bir yığılma biçimini ortaya çıkarmıştır. Bu bir göç sorunundan öte bir kentleşme felaketi, bir çevre felaketi, bir insanlık dramına dönüşmüştür. “Normal” göçün travmatik etkileri giderilemezken, bu “deli” göçle gelen insanlar, günübirlik yaşayabilen, geleceğe ilişkin hiçbir güvencesi olmayan yığınlar halinde en temel insan haklarının (gereksinimlerinin) çoğundan yoksun yaşamaya çalışmaktadırlar. İnsan haklarının en başta geleni olan yaşama hakkının sağlanmasında güçlükler yaşanmaya başlamıştır. Kısa vadede kendini gösteren en acil sorunlar sağlık alanında da yaşanmaya başlamıştır. “Bir toplulukta sağlık ve hastalık kavramıyla ilgili görüşler o toplumun kültürel, coğrafi, ekonomik değerlerinden etkilenir”. Sağlıklı yaşam hakkını bile düşünemeyecek kadar açlığa ve soğuğa karşı günlük yaşam mücadelesinin yaşandığı göç kamplarında yine de olanaklar ölçüsünde çözüm sağlanırken, kaçak göç eden mülteciler arasında öncelikle çocuklar olmak üzere, önlenebilir hastalıklardan, açlıktan ve soğuktan ölümler yaşanmaya başlamıştır.

Etik (Ahlaki Değerler Felsefesi), insan eylemlerine ilişkin “iyi-kötü” tanımlamalarını yapar. Günümüzde etik, soyut bir iradeye göre yapılan “iyi” tanımlarının ötesinde, alanını genişletmiş ve yeni kavramlar geliştirmiştir. İnsanlığın daha “insani” yaşamalarını sağlamaya, ve her bireyin insansal olanaklarını geliştirmeye yönelik eylemlere göre “iyi – kötü” tanımları yapılmaya başlanmıştır. Gelişen toplumsal, teknolojik, ekonomik dinamiklerle bütün insanlar için eşit haklar ve fırsatlar, sağlık ve eğitim hakkı, konut hakkı, çalışma hakkı gibi temel insan hakları zemininde, etik kavramların ışığında “iyi-kötü” değerlendirmeleri yapılmalıdır. Çünkü, yaşam niteliği ve insan eylemlerine ilişkin iyi – kötü tanımları etiğin kapsamındadır. Etik alanının sağlık politikasıyla ilgili bölümü Sağlık Etiğini, tıp etkinliği içindeki uzantısını ise Tıbbi Etik oluşturur. Sağlık Etiği, sağlıklı yaşama hakkı zemininde, insanların gereksindikleri oranda ulaşabileceği sağlık hizmetleri sunumunda adalet, eşitlik hakkaniyet, yararlılık gibi etik ilkeler ışığında etik değerlendirmeler yapar. Göç nedeniyle sağlık hizmetlerinin sunumundaki yetersizlikler, tedavi olanaklarının kısıtlılığı, hasta – hekim ilişkisinin kurulmasındaki eksikler gibi sağlık sorunları Sağlık Etiği ve Tıbbi Etiğin kesişim kümesi içinde değerlendirilebilir.

Göç alan kentlerde sağlığı olumsuz etkileyen faktörler aynı hanede çok sayıda ailenin yaşaması, yaşanan olağanüstü durum ve şiddete bağlı gelişen ruhsal bozukluklar, iyi beslenememe, ısınamama, temizlik koşullarının sağlanamaması, içme suyunun yetersiz ve temiz olmaması, atıkların düzenli tahliyesinin sağlanamamasıdır. Tüm bu olumsuz faktörler, işsizlik, yoksulluk ve kötü çevre koşulları ile salgın hastalık patlamasına neden olmaktadır ve günümüzde sorun olma

yan hastalıklar yeniden sorun olarak can almaya başlamaktadır. Bu olumsuz faktörlerin düzeltilmesi açısından, etik kavramının önemli bir temel taşı olan “sorumluluk” öğesinin hizmet sunumu yönüyle tek bir kuruma yüklenemeyeceğini ya da üstlenilmediğini görüyoruz. Toplum sağlığı boyutuyla üstlenen sağlık merkezlerinin sorumluluğu artarken, birçok faktörün etkisiyle işlevsizleştiğini görüyoruz. Sağlık merkezleri, aile hekimleri yoğun göç dalgası yaşanan kentlerde hizmet verdiği nüfusun düzenli kayıtlarını tutamamakta, risk altındaki nüfusun sorunlarını saptayamamakta ve hizmetle ilgili değerlendirmeler yapamamaktadır. Bu durumda öncelikle koruyucu sağlık hizmetleri verilmesi gerekirken daha çok poliklinik hizmeti sunmaya başlayarak asıl işlevinden uzaklaşmaktadır. Sağlık hizmetlerinin çoğu yetersiz düzeyde verilmekte ve bundan en çok kadın ve çocuklar etkilenmektedir. Aşılama oranları özellikle Güneydoğu’da göç alan merkezlerde her geçen yıl düşmekte ve personel yetersizliği sorun olmaktadır. Güvenlik nedeniyle vektörle mücadele yapılamamakta, bulaşıcı hastalıklar artmaktadır. Güvenlik ve dil çoğu zaman en büyük sorun olarak bu ilişkiyi etkilemektedir. Herhangi bir sağlık güvencesi olmayan bazı kaçak göçerler, muayene olduklarında da ilaçlarını alamamakta ya da tedaviyi tamamlayamamaktadırlar. Böylece, taşıyıcıların oranı yükselmektedir.

Dünyanın farklı yerlerinde farklı zamanlarda yapılan, göç ve mental sağlık arasındaki ilişkiyi irdeleyen birçok araştırma, özellikle mülteciler arasında psikopatoloji oranının artmış olduğunu göstermektedir. Genelde olağandışı koşullarda yaşayanlarda ruhsal sorunların gelişmesi beklenebilir. Olaylardan hemen sonra ilk bir ay içinde başlayan ve biten sorunlar ruhsal hastalık olarak görülmez, bunların olağandışı koşullara verilen olağan tepki olduğu kabul edilir ve bozukluk denilmez. Olağandışı koşullarda yaşayanlarda ruhsal bozukluklar ilk altı ayda çıkabildiği gibi altı aydan sonra kimi zaman yıllar sonra da görülebilir. Olağandışı koşullarda yaşayanlarda görülen stres bozuklukları, panik, ölüm korkusu, duygusal tepkisizlik, bellek bozukluğu, alkol- uyuşturucu bağımlılığında artış, düşmanlık … gibi ruhsal yakınmalar şeklinde ortaya çıkar.

Sağlık, biyo-psiko-sosyal iyilik hali diye tanımlanmaktadır. Göç ise, bireyleri ve toplulukları biyo-psiko-sosyal yönlerden etkilemektedir. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, insanların sağlık düzeyini etkileyen sosyo ekonomik durum, eğitim, ırk, kültür gibi faktörlerin yanında göçler önemli bir etken olarak saptanmaktadır. Bu etkenlerin hepsi ayrıca birbirini çok yönlü etkileyerek sağlık düzeyini belirlemektedir. Ülkemizin göç alan kentlerinde önlenebilir hastalıklar yüzünden bebek ölüm hızları yükseliyorsa, bağışıklama yapılamıyorsa, açlık, barınma sorunu öldürüyorsa bu vahim bir tablodur. Gerek genel olarak, gerek sağlık açısından, sosyal politikalar da hızla gözden geçirilmelidir.

Evrensel olarak insanlık, uluslararası kuruluşlar, bu önemli göç sorununun farkında olmalı ve çözümü için hep birlikte uğraşılmalıdır. Dünyanın gelişmiş ülkelerinin ilgisiz kalmayı tercih ettiği bu karmaşa ortamında, sorunların temeline inilememekte ve olumsuz sonuçların katlanılabilir boyutlarda tutulması için anlık çözümler üretilmeye çalışılırken çözümsüzlük yaşanmakta, zaman, para ve en önemlisi “insani değerler” yitirilmektedir.

PROF.DR. NESRİN ÇOBANOĞLU

TAM DA ŞİMDİ ZAMANI

Bizi herhangi bir konuda harakete geçiren, adım atmamızı sağlayan itici kuvvet, motivasyon kaynağımız nedir?
Evimizde, işyerimizde, hayatımızda
varolan şeylerin bir kısmı bizi mutlu edip tatmin duygusu oluştururken, bir kısmından da rahatsızlık duyarız ve değiştirmek isteriz. Bazen hemen karar alıp, bu değişikliği hayatımıza geçirirken, bazen de adım atmak çok zor gelir.

Hayatın kendisine baktığımızda değişim kaçınılmazdır ve çoğunlukla değişimin dışında istesek de kalamayız. Herhangi bir konuda hayatımız da ki taşlardan birinin yerini oynatacağımız zaman çok düşünürüz. Başlangıçta sorumluluk almak zor gelir ve istiyorsak kararlı olmak gerekir. “Oyun bittiğinde vezir de asker de aynı kutuya konur” ama size hayatınızı anlamlı yaşadığınızı hissettirecek, iyi ki yapmışım derken, “keşke yapmasaydım”lardan uzak tutacak şeyler neler?

Başlamak için nasıl bir motivasyona ihtiyacımız var?

Mutlaka hepimizin hayatımızda daha önce gerçekleştirdiğimiz başkalarına göre önemli olmasa da bize göre sıfırdan oluşturduğumuz ve sonra da bir parçası olmaktan haz aldığımız anlar olmuştur. Tüm bu gerçekleştirdiğimiz şeylere baktığımızda , kafamızda kalan ama yapamadığımız şeylerden farklı kılan ilk şeyin “başlamak” olduğunu göreceğiz.

Başlamak önemli bir adımdır ama çoğunlukla yetmez. Sonra bizi yolda tutacak, kararlılıkla bu yolda yürümemizi sağlayacak ve bu hareketi neden istediğimizi net bir şekilde aklımızda tutmamız önemlidir. Tutku olmaksızın, istek ve inanç olmaksızın bu istediğimiz yolda kararlılıkla yürümemiz mümkün değildir.

Yarım kalan işler başlamış ve yarım kalmış ilişkiler gibidir. Bizi sarması ve bizim içinde kendimizi bulmamız önemlidir. Tüm başaranların da 24 saati vardır. Bizim de 24 saatimiz var. Hayatımızın günlük telaşı ve koşturmacası içinde, zaten yapmamız gerekenler arasında kendimize ve istediğimiz plana yer açmak çok kolay olmayabilir. Aynen istediğimiz bir pastayı yapar gibi, önce pastayı yapmayı hedefler, plan yaparız, malzemeleri eksiksiz alır ve zaman yaratıp pişiririz ve sonra da afiyetle yeriz.
Harakete geçmek, aynı zamanda başarısız olabilme riskine rağmen cesaretle yola çıkıp, sorumluluk alarak, ilk adımı atmaktır. Her zaman seçim yapma özgürlüğüne sahibiz. Başımıza gelenleri değiştiremeyebiliriz, ama başımıza gelenlere karşı alacağımız tavrı ve sergileyeceğimiz duruşu seçme özgürlüğüne her zaman sahibiz. Kararı en son biz veririz. Büyük küçük yapmak istediğimiz pek çok şey olabilir. Hepimiz bu dünyada bir alan kaplıyoruz ve bu dünyada yapmak istediğimiz değişimin kendisi olmadan bir şeyleri değiştirmemiz mümkün değildir. O zaman hadi tam da şimdi ertelemeden, elimizdekileri fırsata çevirerek, planlayarak, kararlılıkla yolumuza devam ederek, hayatımızda gerçekleştirmek istediklerimiz için tam da zamanı.

 

 

 

 

 

 

DT. ZERRİN TÜFEKÇİ

İŞ HAYATINDA SAĞLIKLI HAMİLELİK

Gebelerde meydana gelen anatomik ve fizyolojik değişiklikler gebelikte artan metabolik gereksinimlerin ve bebeğin gelişimsel ihtiyaçlarının karşılanması açısından çok önemlidir.Bu değişiklikler annenin metabolik dengesinin ve bebeğin büyümesinin optimal bir şekilde devamını sağlar.Hormonlardaki değişikliğe bağlı eklem bağlarında esneklik,yumuşak dokuda ödem,kilo alımı ve artmış lordoz görülür. Kilo alımı ve bebeğin öne doğru büyümesiyle annenin ağırlık merkezi de öne doğru yer değiştirir.Bu durum annenin postüründe farklılıklara yol açar.Gebelik süresince ortalama ağırlık artışı yaklaşık 11 kilogramdır.Ağırlığın çoğu özellikle son iki trimesterde(trimester; 9 aylık gebelik süresinin her üç aylık dönemi anlamında kullanılan terimdir.) kazanılır.Kas iskelet sistemi üzerine binen aşırı gerilim ve yüklenmeler bel ağrısına ve vücutta sinir sıkışmalarına sebep olabilir.Kardiyovasküler ve solunum sistemleri büyüyen bebeğin ihtiyaçlarını karşılamak için kalp hızını dakikada yaklaşık on atım arttırarak,kan basıncını ve çevresel damarsal direnci azaltarak adaptasyon geliştirir.Solunum hızındaki değişikler,oksijen tüketiminin artmasını sağlar. Bu alanda çalışan fizyoterapistler; değerlendirme ve tedavi süresi boyunca bu değişiklikleri takip etmeli ve programlarını bu doğrultuda planlamalılardır.

Gebelik,bir kadının hayatında hem fiziksel hem de psikolojik açıdan farklılık yaşadığı özel bir dönemdir. Bu dönemde meydana gelen değişikliklerin yaratacağı problemlerin değerlendirilmesi büyük önem taşır. En sık karşılaşılan problemlerden biri bel ağrısı ve pelvik ağrıdır.Bel ağrısı gebelik ilerledikçe artma eğilimindedir.Bazı durumlarda ağrı bacaklara doğru yayılabilir. Ağrı problemi yaşayan birçok gebenin uyku kalitesi azalır ve günlük yaşam aktiviteleri kısıtlanarak yaşam kalitesi düşer. Ayrıca bel ağrılarının ayakta durma, oturma,öne eğilme,ağırlık taşıma ve yürüme gibi aktivitelerle arttığı görülmektedir.Gebelikte nadiren görülen bir diğer problem coccydyniadır (kuyruk sokumu çevresinde ağrı). Kuyruk sokumunda daha önceden meydana gelen yaralanmalar ya da gebelikte düşme bu durumun sebeplerindendir. Torasik spinal ağrı olarak tanımlanan,göğüs ve kollara yayılan sırt ağrıları; gebede meydana gelen postural değişimler sonucu eklemlere yük binmesi kaynaklıdır. Kilo artışı ve büyüyen bebeğin yaptığı bası da tüm bu ağrıların artmasına neden olabilir.Karşılaşılan bir diğer problem sinir bası sendromlarıdır. Gebeliğin üçüncü trimesterinde;sıvı tutulması el bileği, ayak bileği ve yüzde daha belirgin olmak üzere ödeme sebep olur.Ödem de eklem hareketliliğinde kısıtlanma ve çeşitli sinir basılarına yol açabilir. Gebelik sırasında dolaşımsal problemler de görülebilir. Bunlardan biri; hormonal faktörlerin, toplardamarlarda değişikliklere sebep olarak kanın kalbe geri dönüşümünde problem yaratan varikoz venlerdir.Bacaklarda ağırlık hissi,çabuk yorulma,ağrı ve baldır kaslarında kramplar (kramplar kalsiyum eksikliğine bağlı da görülebilir.) görülen bulgulardır.Bulgular dinlenme ve bacakları kalp seviyesinden daha yüksek seviyede pozisyonlamayla azalır.Bacak krampları gebeliğin daha çok ikinci yarısında görülen,gebelerin yaklaşık yarısını etkileyen bir diğer sorundur ve hamilelik ilerledikçe artabilir.Bağlarda görülen artmış esneklik,postural değişimler,artan kilo diz ekleminde de problemlere yol açabilir.Kişi, diz hareketleri ve uzun süreli oturma sonrasında dizin önünde görülen ağrıdan şikayet eder.Gebelik sırasında yorgunluk kadınlar arasındaki ortak bir şikayettir.Oksijen tüketimindeki değişim,bebeğin gelişimi,kardiyovasküler değişimler gibi birçok fiziksel değişim;stres,ruh hali değişiklikleri,anksiyete,korku gibi psikolojik değişiklikler; meslek, sosyoekonomik durum,yaş,uyku durumu,yaşam stili gibi çevresel faktörler yorgunluğun nedenlerini ortaya koymaktadır.Gebenin bazı durumlarda idrarını tutamaması ve sık sık idrara çıkması gebelikte görülebilen bir başka durumdur.Sigara,yaş,fazla kilo,kafein bu durumun risk faktörlerindendir.Gebe için geçici bir problem olabileceği gibi sonraki dönemlerde de devam edip gebenin yaşam kalitesinin düşmesine de yol açabilir.

Tüm bu saydığımız değişikliklere daha iyi uyum sağlayabilmek ve gebelik sırasında görülebilen problemleri en aza indirmek için herhangi bir açıdan riski olmayan gebelerin fiziksel aktivite düzeyini arttırması ve egzersiz yapması oldukça faydalı ve gereklidir.Yapılan düzenli fiziksel aktivite ve egzersizin, fiziksel uygunluğu arttırdığı ve devam ettirdiği,kilo kontrolüne yardımcı olduğu ve psikososyal olarak iyilik hissini arttırdığı bilinmektedir.Bu nedenlerle, tıbbı açıdan herhangi bir risk taşımayan gebelerin haftada her gün 20-30 dakika arasında orta şid

siz yapması gerektiği önerilmektedir.Planlanan egzersiz programı;postür eğitimini,doğru vücut mekaniklerinin öğretilmesini;kardiyovasküler dayanıklılığı korumak ve geliştirmek için aerobik egzersiz (sabit bisiklet,yüzme,yürüme…) programını; özellikle kolları,karın bölgesini ve pelvik taban kasları denilen idrar yolu, vajinal açıklık ve anüsü çevreleyen, destekleyen, kontrolünü sağlayan kas grubunu içeren kuvvetlendirme eğitimini;gebelik süresince ve doğum sırasında yardımcı olması için gevşeme eğitimi ve solunum egzersizlerini içermelidir.Fakat gebelikte egzersizin sakıncalı ve yasak olduğu durumlar göz önünde bulundurulmalıdır.

Yasak olduğu bazı durumlar;

Vajinal kanama,
Gebeliğe bağlı yüksek tansiyon,
Erken doğum öyküsü
Herhangi bir komplikasyona yol açmaması için egzersiz programının sürekli kontrol altında yürütülmesi gereken bazı durumlar ise;

Çoğul gebelikler,
Aşırı Obesite,
Diyabet,
Sistemik enfeksiyonlar,
Aşırı yorgunluk,
Egzersiz sonrası birkaç saat süren rahim içi kasılmalardır.

Ayrıca masaj ve refleksoloji yöntemleri gebelik programının içinde yer alması gereken yöntemlerdir.Bilindiği üzere masajın psikolojik ve fiziksel olarak birçok faydası vardır. Psikolojik açıdan bakıldığında masajın vücut farkındalığını arttırdığı; rahatlatıcı ve yatıştırıcı etkiye sahip olduğu görülür.Aynı zamanda yorgunluk hissinin,ağrıların azalmasında,dolaşımı arttırarak özellikle bileklerdeki ödemin azalmasında etkili olduğu görülür. Refleksoloji genel anlamıyla ayak tabanındaki belirli refleks noktalarına uygulanan masaj yöntemidir. Gebeliğin ilk üç ayında tavsiye edilmez. Refleksolojinin uygulandığı gebelerde; ödemin ve ağrıların azaldığı, gevşemenin sağlandığı düşünülmektedir. Doğum sonrasında uygulanan refleksoloji annenin laktasyon sürecini olumlu yönde etkiler ve toparlanma süresini kısaltır.Dokular daha çabuk kendine gelir.

Kısacası Aktif Gebelik Programı İçeriği;

Gebenin genel sağlık durumunun değerlendirilmesi,
Fiziksel analiz ve gözlemlerin yapılması,
Uygun egzersiz ve masaj programlarının hazırlanmasıdır.

Fzt. Pelin Deniz Duygulu

GEBELİKTE BESLENME

Gebelik dönemi bir kadının yaşayabileceği en olağanüstü süreçtir. Bu dönem, ancak yeterli ve dengeli bir beslenme ile geçirilmelidir. Gebelik öncesi beslenme yetersizliği olan kadınlarda, gebe kalma olasılığının daha düşük olmasının yanı sıra gebe kalma durumunda da “nöral tüp defekti” (anne rahmindeki bebeğin beyin ve omuriliğinin hatalı oluşması) riskinin daha yüksek olduğu bilinmektedir. Erken gebelik döneminde(gebeliğin ilk 3 ayı) beslenme yetersizliği ya da dengesiz beslenme, ölü doğum, erken doğum, doğum sırasında gelişen komplikasyonlar, ya da yeni doğan döneminde bebeğin kaybedilmesi gibi istenmeyen durumlara yol açabilir.
Gebelikte yetersiz ve dengesiz beslenme annenin sağlığı üzerinde çeşitli bozukluklara neden olmaktadır. Artan enerji ve protein gereksiniminin karşılanamaması durumunda; annelerde zayıflama, anemi(kansızlık), diş çürükleri, ileri yaşlarda kemik bozuklukları gibi istenmeyen sonuçların ortaya çıkabileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Gebelikte beslenme şekli, annenin sağlığı kadar doğacak bebeğin sağlığını da doğrudan etkilemektedir. Gebelik süresince annenin doğru beslenmesi, bebeğin doğumdan sonraki sağlığını olumlu yönde geliştirebilir.

Gebelikte istenmeyen bozukluklardan biri de aşırı beslenme sonucu gelişen şişmanlıktır. Fazla yağ birikiminin hem anne hem de bebek açısından sakıncalı

olduğu; doğumu güçleştirmenin yanı sıra anne karnındaki bebeğin gelişim geriliğine ya da ölümüne (perinatal ölüm) neden olduğu bilinmektedir. Gebeliğin 4. Ayına kadar annenin besin ögesi depolarını kullanan bebek için, annenin 4. Ayından sonraki beslenme düzeni ve beslenme kalitesi oldukça önem taşımaktadır.

Yeterli ve dengeli beslenmek için değişik yaş, cinsiyet ve özel durumlardaki bireylerin enerji ve besin ögeleri gereksinmeleri farklıdır. Bu nedenle gebe anneler de günlük almaları gereken enerji, makro ve mikro besin ögelerinin hesaplanması ve planlanması için bu konuda donanımlı bir beslenme ve diyet uzmanından yardım almalıdır.

Sağlık; bedenen, ruhen ve zihnen tam bir iyilik halidir. Bu nedenle bedenimizi içeriden sağlıkla beslerken, dışarıdan da egzersiz ve masajla desteklemek gebelik sürecini başarı ile yönetmemizi sağlayacaktır.

Dyt. Nilhan Esin

GEBELİK VE EGZERSİZ

Günümüzde egzersiz bir çok insanın hayatının bir parçası olmuştur. Kadınların bir kısmı gebelik süresince de egzersiz programlarına devam etmektedir. Gebelik fiziksel, hormonal, psikolojik değişikliklerin olduğu uzun bir süreçtir. Fiziksel aktivite ve egzersiz gebelik sırasında ve sonrasında sürecin rahat geçirilmesini sağlar.Gebelikte egzersiz danışmanlığının iyi yapılması gereken bir konudur.Sağlıklı gebelere haftanın en az beş günü 30 dakika egzersiz önerilir.Çoğu gebe kadın için yüzme, yürüyüş, yoga , gevşeme germe egzersizleri gibi düşük etkili aktiviteler uygundur. Gebelikte egzersizin olumlu yönleri arasında iyilik hali hissinin, enerjinin,uyku kalitesinin, güç ve dayanıklılığın artması, sırt ve bel ağrılarının azalması ve kilo kontrolünün daha iyi yapılması sayılabilir. Egzersiz kardiyovasküler kapasiteyi arttırarak yorulmayı önler,kas tonusu ve kuvvetini arttırır. Egzersiz ile fazla enerji harcanarak uyku derinliği ve kalitesi artar. Bel, karın ve sırt kasları kuvvetlenir, gerginlik hissi ve ağrılar azalır.Egzersiz duruş bozukluklarını önler, vücut şeklini korur. Dolaşımı hızlandırarak gebelik ödemini azaltır. Serotonin düzeyini arttırarak stresi ve öfkeyi azaltır, daha mutlu hissettirir. İştahı ve bağırsak fonksiyonlarını düzenler, gebelik şekeri riskini azaltır. Doğuma yardımcı egzersizler (Kegel, Pelvik tilt, Squat vb) ve solunum egzersizleri doğumu kolaylaştırır. Erken doğum veya düşük tehlikesi, intrauterin gelişme geriliği, hipertansiyon gibi kontrendikasyonların yokluğunda gebeler egzersize teşvik edilmelidir. Düzenli olarak orta şiddette düşük aktivitelerle meşgul olmak gebelik öncesinde olduğu gibi gebelik sırasında da yarar sağlayacaktır. Sağlıklı anneler,sağlıklı bebekler dileğiyle.

 

Op. Dr. Dilek Özdur